« Önceki |

30/8/2009

ÇÖZÜLEN TÜRKİYE KONFERANS KONUŞMASI

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin
Çözülen Ülke Türkiye Ve Ülkümüz Konulu Toplantıda Yapmış Oldukları Konuşma Metni.
Anadolu Gösteri Merkezi - Ankara - 29 Ağustos 2009

 

Tarihi aşıp gelen kutlu davaya gönül vermiş, omuz vermiş, can vermiş kahraman ülküdaşlarım,

Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlığı uğruna ölüm karşısında sınav vermiş vefakar Bozkurtlarım,

Cesaretle, inançla ve kararlılıkla Türkiye’nin ağır sorunlarını çözmeye talip olarak milliyetçiliğe gönül vermiş yol arkadaşlarım.

Mübarek Ramazan ayını idrak etmekte olduğumuz bu kutlu günde Türkiye’mizin her yerinden bu toplantıya heyecanla koşarak geldiniz.

Cenab-ı Allah’a kutlu davamız yolunda bizleri yeniden buluşturduğu için şükrediyorum.

Hepinizi en içten duygularımla, sevgiyle ve saygıyla selâmlıyorum.

Türkiye’mizin ülkesi, milleti ve devleti ile yüksek risk ve tehditlere maruz kaldığı bir dönemde olduğunu hepiniz biliyorsunuz.

Yapacağımız bu toplantı ile aziz dava arkadaşlarımla temel meseleler üzerinde görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Hırpalanan, haysiyeti yara alan yorgun milletimizin dikkati bugün buradadır.

Buradan yükselecek sesi, onurlu ve huzurlu bir geleceğin müjdesini beklemektedir.

Tarihi, ancak onu değiştirme ideali ve iradesi olanlar yazacak ve değiştirebilecektir.

İnanıyorum ki, ağır sorunların altında ezilen Türkiye’miz, içine düştüğü ümitsizliğin çaresini ve ümit ışığını bu toplantıda bulacaktır.

Bu vesile ile hepiniz hoş geldiniz. Safalar getirdiniz.

Aziz Dava Arkadaşlarım,

Bildiğiniz gibi, yarın milletimizin bütün dünyaya meydan okuduğu İstiklal Savaşımızın son adımı olan Büyük Zaferin 87. kuruluş yıl dönümünü bayram günü olarak kutlayacağız.

Üç gün önce ise Türklüğe Anadolu’nun kapılarını açan ve bu toprakları vatanlaştıran Malazgirt Zaferinin 938. yıl dönümünü kutladık.

Bu savaşlardan biri vatan yapmış, diğeri ise vatan kurtarmıştır.

Bu iki kutlu zaferin zirve isimleri ise şüphesiz Selçuklu  Sultanı Alparslan ve Cumhuriyetimizin Kurucusu Aziz Atatürk’ür.

Ve Malazgirt’ten Büyük Zafer’e kadar geçen 851 uzun yılda, millet hayatı, sayısız gönül ve ülkü adamının omuzlarında taşınarak varlığını sürdürmüştür.

Hepsiyle övünüyor, hepsiyle gurur duyuyoruz.

Dünyanın en zorlu coğrafyasında, bin yıla yaklaşan süre, kopmadan, dağılmadan, yıkılmadan devam etmenin sırrı, öncelikle aziz millet varlığının içinden çıkabilmiş dava adamlarının varlığında aranmalıdır.

Ve bu, yalnızca bizim milletimizin bekasının ve başarısının sırrı değil dünyanın bugünlere taşınan maddi ve manevi varlığının da bir gerçeğidir.

İnsanlığın binlerce yıllık ilerleyişi, bir hedefe varmayı amaç edinen ve kendisine hedef arayan insanların, yaşadıkları topluma kazandırdıkları ivme ile mümkün olmuştur.

Büyük davalar, büyük hayalleri olan adamların omuzlarında taşınmıştır.

Büyük başarılar büyük hedeflerin sonucunda ortaya çıkmıştır.

Gündelik hayatın kaygıları altında vizyonları kısıtlanmış kitlelere anlam ve güç kazandıran da büyük dava adamlarının varlığı ve gösterdikleri istikamet olmuştur.

İnsanı anlamlı kılan, insan olarak yaradılışından da öte; bir toplum içinde yaşıyor olmasıdır.

Bu topluluğun varlığı, değerleri ve devamıyla şahsiyetinin yoğrularak anlam kazanmasıdır.

Bir amaca sahip olmadan, yalnızca yaşıyor olmaktan başka bir gaye taşımayan toplumların, tarihin acımasız çarkında nasıl öğütülmüş olduğunu beşeriyetin kalıntılarında görmek mümkündür.

Gerçekte gaye, hayatın anlamıdır, gücüdür.

Gaye ile belir­lendikçe hayat anlam kazanır.

Gaye doğrultusunda yaşama ve başarma gücü oluşur.

Gayeye yaklaşıyor olmak insana haz verir, mutlu eder, heveslendirir.

Hayat, varlığını sürdürmek isteyen ve bunun gereğini yapanlar için mükâfatlandırıcıdır.

Ancak gideceği limanı bilmeyenler için fırtınalarla dolu bir deryadır.

Ne var ki gideceği yeri bilmek, ancak geride kalanı özümsemekten, bugünü anlamaktan ve geleceği hayal etmekten geçecektir.

Geçmiş, bugün ve gelecek; bunlardan birinin eksikliği hedeften sapmalara, menzilin uzamasına veya nefeslerin kesilmesine yol açar.

Yanlış yere saplanmak da, hedefin arkasına düşmek de, hedefsiz olmak kadar isabetten uzaktır.

Geride kalan insanlığın izleri, dünü, bugünü ve yarını bir bütün olarak yorumlayamamış toplumların doğru zannettikleri yanlış yollarda nasıl heba ve helak olduklarının örnekleri ile doludur.

Büyük hedefler büyük heveslerin, büyük hevesler ise büyük düşüncelerin eseridir.

Tarih, henüz basit fikirlerden büyük heyecanların; küçük heyecanlardan ise büyük ülkülerin doğduğuna şahitlik edememiştir.

Erciyes’teki bozkurtun sesini Ankara’da da arayan küçük beyinlerin ve küçük kafaların büyük davaları taşıdığı görülmemiştir.

Uzak hedefleri kucaklayan, hayal gibi görülen ülkülerin peşinde koşanlar ancak ve ancak gönlü, yüreği, vicdanı, ruhu, heyecanı ve şuuru büyük olan adamlardır.

İftiharla söyleyebiliriz ki, mensubu olmaktan gurur duyduğumuz büyük Türk milleti sadık evlatları konusunda talihlidir.

Milletinin geleceğine odaklanmış, milli ülkülerle ülkülenmiş, dertleri ile dertlenmiş, zaferleriyle gönenmiş sayısız gönül, dava ve inanç adamları tarihimizi hem yapmış, hem yazmıştır.

Ne zaman bir buhran kapımızı çalsa, ne vakit toplumsal sıkıntı yaygınlaşsa ve milletin devamına ne zaman bir tehdit oluşsa, yine millet içinden çıkan evlatları, millet namına emaneti teslim alarak milli bekanın devamını bugüne kadar sağlamışlardır.

Türklüğü, silkinerek kendisine dönmesi için uyaran Bilge Kağan’ın asırlar öncesinden bugünlere kadar gelen seslenişi, kendisini öne çıkaran değil millet geleceğinin kaygılarını derinden duyan gerçek bir ülkücünün en güçlü ve en silinmez işaretidir.

Bu öyle bir inanış, duyuş ve kendinden geçiştir ki, ancak seçilmiş adamların yoludur.

Bu yol, Çin sarayını kırk yiğidiyle basacak kadar gözü kara Kürşad’ın yoludur.

Bu yol, ölürsem kefenim olsun diyerek beyazlar giyen ve şehadeti şerefle karşılayan Alparslan’ın yoludur.

Bu yol, kuşatılmış kaleye ulaşmak için tek başına düşmanı yaran Yıldırım’ın yoludur.

Bu yol, kendi ölüm fermanını taşıdığını bilmesine rağmen gözünü kırpmadan cellada kadar ulaştıran Akıncı Beyi’nin yoludur.

Bu yol, vatanına düşman ayağı değmesin diyerek 150 okkalık mermileri taşıyan Seyit Onbaşı’nın yoludur.

Bu yol, iffeti ve milli namusu için silah kuşanan Kara Fatmaların yoludur.

Bu yol, milletin önüne düşmüş erenlerin, alplerin, ülkü erlerinin, gözü yaşlı yüreği yanık anaların, yol gözleyen aksakallı babaların yoludur.

Binlerce ülküdaşımın aziz hatıralarından devraldığımız bu kutlu yolun bugünkü yolcuları olarak sizlere diyorum ki,

Yolunuz, bahtınız ve alnınız açık olsun.

Cenab-ı Allah yardımcımız olsun.

Değerli Ülküdaşlarım,

Sizlere söylemekten gurur duyduğum bu hitap sözcüğü bile, bizi bir araya getiren ülküye ulaşmak için yaptığımız gönül birliğinin güzel bir tecellisidir.

Ülkü, bizlere bir fert olmanın ötesinde anlam kazandıran, ulaşılmasını hayal ettiğimiz topyekün yüksek değerin ifadesidir.

Ülkücü ise kendinden vaz geçerek varlığını ve geleceğini bağlandığı milletinin devamına ve yükselişine adamış ve odaklamış şuur sahibinin ünvanıdır.

Bu müstesna unvan, millet sevgisi ve kaygısıyla öylesine eriyiş halidir ki, tıpkı sufilerin ölmeden önce Allah aşkıyla benliklerini yok edişlerine benzer bir mecz olma haliyle millet sevgisi içinde yok oluşu ifade eder.

O halde ülkücülüğün çıkış noktası ve yegâne dayanağı millet sevgisi ve millet varlığıdır.

Bu nedenle, denilebilir ki her milliyetçi ülkücü değildir. Ancak ülkücü olmak için milliyetçi olmak şarttır.

Milliyetçilik milletine mensubiyetin ve bağlılığın, heyecanı aşan bir idrak hali ile kavranmasıdır.

Ülkücülük ise milliyetçilik şuurunun gönül, vicdan ve ruhlarda yükselerek sonsuza kadar yaşatılmasının her alanda verilen mücadelesidir.

Millet namına ve millet için verilen bu mücadele engellerin birer birer aşılmasını gerektiren güçlü bir iradeyi de zorunlu kılmaktadır.

Bu yüksek iradeye sahip olanlara biz “dava adamı”, bu niteliklerin cümlesine “dava adamlığı” adını da veriyoruz.

Bu itibarla ülkücü, durağan, geride kalmış bir hayatın takipçisi değildir.

İleriye doğru yol alan millet varlığının devamını ve başarısını hedeflemiş bir vizyonun yaşayan aktif bir temsilcisi olmalıdır.

Elbette ki bu yol çileli ve meşakkatlidir.  

Mücadele, adı üstünde, başa çıkmayı, aşmayı, çatışmayı, uğraşmayı, didişmeyi, çekişmeyi göze alabilmiş yüreklerin harcıdır.

  • Dava adamlığında şekillenen bu hasletlere sahip olamayan,

  • İrade gösteremeyen,

  • Bedel ödemeyi göze alamayan,

  • Kararının arkasında duramayan,

  • Fikrini ve mücadelesini savunamayan,

  • Soluğu kesilince geleceği reddeden,

  • Zoru görünce kuytuya sinenlerin sahip olabilecekleri bir unvan değildir, ülkücülük.

Ülkücülük, “Vatanım, ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun” diyebilen, diyebilmiş ve diyebilecek yiğitlerin şeref payesidir.

Ne mutlu ki, ülkücü hareketin muhteşem geçmişi bu liyakata ulaşmış, alnı açık, başı dik, vicdanı rahat, yüreği sevgiyle yüklü aziz ülkü şehitlerinin ve kahramanlarının hatıraları ile doludur.

Ve onlarla ne kadar övünsek, gurur duysak, sahip çıksak azdır.

Ülkücüler, milletinin kendilerine ihtiyaç duydukları anlarda ortaya çıkarak millet ve vatan sevgisinin sınavını ölüm ve mahkûmiyet karşısında verebilmişlerdir.

Onları ve mücadelelerini unutmak asla ve asla mümkün değildir.

Şayet bugün sessiz duruyorsak unuttuğumuz için değil, acılarını, mücadelelerini ve aziz hatıralarını yüreklerimizde taşıdığımız içindir.

4 Ocak 1968’de, soğuk bir kış günü, henüz 22 yaşında bir fidan iken, Ankara’da kaldığı yurdun kantininde, iftardan sonra silahla vurulan ilk şehidimiz Osmaniyeli Ruhi Kılıçkıran’ı hatırlamamak mümkün müdür?

21 Mart 1970’de Ziraat Fakültesinde öğrenci iken Yüksek Öğretmen Okulunda mahsur kalan ülküdaşlarına yiyecek götürürken şehit edilen İstanbullu Süleyman Özmen’i unutmak mümkün müdür?

8 Haziran 1970’de işgal altındaki okuluna girmek isterken şehit edilen ve üç gündür aç olduğu anlaşılan, evlad-ı fatihanın neslinden İnegöllü Yusuf İmamoğlu’nu unutmak mümkün müdür?

23 Kasım 1970’de ciğerlerine bisiklet pompasıyla hava basıldıktan sonra üç günlük işkenceyle pencereden atılan Zileli Dursun Önkuzu’yu unutmak mümkün müdür?

13 Nisan 1979’da Istanbul’da camiden çıkarken bıçaklanan Tunceli’li Alper Tunga Uytun’u unutmak mümkün müdür?

Ne mümkün.

Biz unutsak bile tarihin tanıkları unutmaz.

Unutanları da Allah affetmez.

Bıçak gibi ayazlar, buz kesmiş duvarlar, karanlık ve izbe zindanlar, okula, yurda, şehitliğe açılan yollar, koşar adım gidilen kaldırımlar, Hakka uğurladığımız cami avluları ilelebet hatırlar.

Onlar kurt bakışlı, aslan yürekli, kartal pençeli idiler.

Şehadeti, millet uğruna gözlerini kırpmadan tercih ettiler.

Hak yoluna, hakkın yanına hepimizden evvel gittiler.

Adını anamadıklarımız bizleri affetsinler. Haklarını helal etsinler.

Saymakla tükenmez, anlatmakla bitmez, kelimeler kifayet etmez.

Yiğitliklerini ve anılarını anlatmaya yürek dayanmaz, dil yetmez.

3 Kasım 1975’te, Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencisi Alparslan Gümüş’ün

10 Mart 1977’de, üç sene sonra şehit olacak kardeşi ile birlikte koyun koyuna yatacak olan Eğitim Enstitüsü öğrencisi İrfan Öğütçü’nün

4 Ekim 1978'de, arabasına binerken 17 yaşındaki oğlu ile birlikte vurulan dava, ülkü ve siyaset arkadaşımız Recep Haşatlı’nın,

19 Kasım 1979’da, matbaasından çıkarken vurulan gazeteci ve yazar İlhan Darendelioğlu’nun,

4 Nisan 1980'de, saldırıya uğrayan sanatkâr mizaclı tevazuu sahibi gazeteci, yazar, şair İsmail Gerçeksöz’ün,

24 Haziran 1980’de, evlerinde saldırıya uğrayarak eşi ve kızıyla birlikte hayatını kaybeden Ali Rıza Altınok’un,

27 Mayıs 1980'de, silahlı saldırı sonucu Kavaklıdere'de evinin önünde, şehit edilen dava ve devlet adamı Gün Sazak’ın,

12 Haziran 1980’de, Adana'da şehit edilen işçi ve sendikacı ülküdaşımız 31 yaşındaki AYŞE Çetinkaya’nın şehadetleri asla ama asla unutulamaz.

16 Ağustos 1980’de, 44 yaşında iken vurularak yaralanan ve 12 Eylül 1980 tarihinde Hakkın rahmetine vasıl olan halk müziği sanatçısı, hepimizi sesiyle coşturan Adana’lı Mürüvvet Ana, Mürüvvet Kekili unutulmaz.

Milleti sevmenin bedelini darağaçlarında ödeyeceklerini bir an bile akıllarına getirmemiş olan şehit ülküdaşlarımız Ahmet Kerse, Ali Bülent Orkan, Cengiz Baktemur, Cevdet Karakaş, Fikri Arıkan, Halil Esendağ, İsmet Şahin, Mustafa Pehlivanoğlu, Selçuk Duracık unutulmaz.

Ve daha nice binlerce ülkü eri, ülkü şehidi unutulmaz, unutulamaz.

Unutmak için ben ülkücüyüm diyen hiç kimsenin kalmamış olması, aklın, zihnin, haysiyet ve şerefin vicdanlardan silinmiş olması gerekir.

Görevlerini, unvanlarını katkılarını ayrı ayrı söylemeğe gerek yoktur.

Çünkü, ülkücülük en büyük unvan, şehadet en yüce makamın adıdır.

Dahasını saymaya ne nefesimiz yeter ne yüreğimiz dayanır.

Yıllar, mevsimler, haftalar, günler saymakla tükenmez.

Onlar, Yusuf yüzlü, Eyüp sabırlı, Yavuz yürekli, Yunus gönüllüydüler.

Hepsinde ayrı güzellik, hepsinde yiğitlik, hepsinde meşakkat vardı.

Anıları hala sıcak, mücadeleleri gözümüzün önündedir.

Ve başka yönleriyle bugün de devam etmektedir.

Unuttuğumuz sanılmasın.

“Çankaya yokuşunda balam!” diye başlayan marşlar kulağımızdadır.

Hasretle söylediğimiz “Çırpınırdı Karadeniz” hala dilimizdedir.

Yollar, kaldırımlar, yurt odaları, okul binaları, kahvehaneler, mahkeme salonları, nezarethaneler, hastane koridorları onbinlerce ülkücünün hatıralarının en yakın tanıklarıdır.

Ve ne mutludur ki, bu kutlu yolun temsilcilerinin gazileri bugün hayattadır ve anıları da mücadeleleri de yaşamaya devam etmektedir.

Onlar bizim şerefli geçmişimizin abideleridir.

Mücadeleleri rehberimiz, davaları yolumuz olsun.

Bir gün yaşayanlar tarih olur, bu günler çok geride kalırsa,

Ve beşerin hafızası, olur da bir gün kurursa, niyazım odur ki Cenab-ı Allah nesillerimize unutturmasın.

İlahi bir sır gibi hatıraları, davaları ve dünyaları daim olsun.

Mekanları Cennet olsun. Kabirleri nur olsun.

Allah hepsinden ayrı ayrı razı olsun.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Çağdaş yorumu ile millet, “geçmişte müşterekler oluşturarak bir araya gelmiş, bu kolektif yapıyı gelecekte de sürdürmeyi isteyen “bütünleşmiş” toplumu” tanımlamaktadır.

Ve elbette ki bu süreçte dil, inanç, kültür, akrabalık, soy birliği önemli rol oynamaktadır.

Tanımda adı geçen “geçmiş ve gelecek” gibi vakit bildiren iki değerin anlamı, milletin oluşumu, varlığı ve gelecekteki mevcudiyetinin inşası için olmazsa olmaz faktörün “zaman” olduğunu ortaya koymaktadır.

Millet olma hali, durağan ve sonuçlanmış bir netice değildir.

Değişen sosyo-kültürel ve ekonomi-politik faktörlerin insanlar üzerindeki bitmez tükenmez etkileri nedeniyle zaman içindeki yolculuğunda devam eden bir sürekli oluşun adıdır.  

O halde, bir millete, anlam ve derinlik kazanması için ortak geçmiş şarttır. Ancak gelecekte yaşama arzusunu gösteremeyen bir milletin de vizyonunun tükendiği yerde tarih olması kaçınılmaz bir hayat gerçeğidir.

Bu açıdan, bir gelecek kaygısı olmayan milletlerin, hayatlarını yalnızca mazideki günlerini anarak sürdürmeye başlamaları, aslında tarih olmaya başladıklarının da en önemli işareti sayılmalıdır.

Yaşanan her an geride kalacaktır. Bu nedenle, yaşamak isteyen her milletin sürekli geleceğe bakması, ulaşılacak devamlı yeni hedefler tayin etmesi ve bunları birbirine eklemesi, varlığını sürdürmesi bakımından mecburiyettir.

Tarihi bir millet olmakla, tarih olmak arasındaki temel fark buradadır.

Ülkücü, zamanı, yaşanan anın dar kalıpları içinde yorumlamaz.

Yaşanmış geçmişi yaşanacak geleceği inşa etmekte bir ibret ve övünç dönemi olarak görür.

Hareketimizin Başbuğu Alparslan Türkeş’in “davamız Türk milletinin varlığını yüceltmek ve ebediyen devam ettirmek davasıdır” sözündeki “ebediyen” kavramı Türklüğü sonsuz bir zamana taşıma kaygısının çok veciz bir anlatımıdır.

Ülkücünün gelecek vizyonu, Türk milletinin dünya üzerinde olmasını arzuladığı en üst mertebeyi hedef alan ve uzun vadeyi kapsayan ufuk ötesi bir menzilin arayışı olmalıdır.

Bunun en güzel örneklerini ülkücü perspektifin tam bir abidesi olan Orhun Yazıtlarından itibaren tarihimizin kilometre taşlarında görmek mümkündür.

Başbuğumuzun kendi diliyle “varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesi” olan ülkü kavramı, Türk milletinin geleceğe ulaşmasını, mutlu ve güçlü olmasını özünde taşımaktadır.

Sınırı ve sonu olmayan bir hayal gibi görülen ülkümüz, her ülkücünün milletimizi yükseltirken kullanacağı yegane zemin ve milliyetçiliğimizin yol haritasında bir kılavuz çizgisidir.

Gökalp buna ”milletin mazisinden gelip onu istikbaline doğru iten fikri hamlesidir” demektedir.

Devlet-i ebed müddet ve millet-i ebed müddet ancak böyle oluşur.

Bizim anlayışımıza göre Türk milleti tarihten gelmiş ve mutlaka ilelebet yaşayacak bir yüksek değerin adıdır.

Kapsayıcı zaman telakkisine sahip ülkücüler için hayatın anlamı, kendi varlıkları ile başlayıp biten faninin ömrü ile sınırlı değildir. Çağları aşan bir yolculuğun, ufkun ötesini gören bir vizyonun eseridir.

Bu nedenle, geçmişin çok, bugünün az ve geleceğin hiç konuşulmadığı düşünce ortamının yaygınlaşması hepimizi korkutmalıdır.

Dar alana hapsolan fikir ve yorum dünyamızdaki kısırlık ufkumuzu daraltacak, vizyonumuzu azaltacak bir fikri döngünün içten içe başladığının işareti sayılmalıdır.

Tarih bizim için kutludur ve bizi bugün var eden değerlerin yoğrulduğu oluş ve hatıraların toplamıdır.

Ancak, yalnızca tarihle oyalanarak, tarihle yetinerek kendini tekrarlayan bir anlayışın giderek “ülkü”den uzaklaşması tehlikesi hepimizi derinden düşündürmeli ve mutlaka ürpertmelidir.

Dava adamı Merhum Dündar Taşer Bey’in “biz kaybedilmiş medeniyetin çocuklarıyız, o kaybedilmiş medeniyeti yeniden kuracak olan sizlersiniz" diyerek ülkücü gençliğe çizmeye çalıştığı ufkun ve göstermek istediği hedefin anlamı da burada aranmalıdır.

Geçmiş, bugün ve gelecek üzerindeki bu açıklamaların ışığında peşine takıldığımız, ardına düştüğümüz “ülkü” için söyleyeceklerimiz şudur:

Ülkümüz,

Büyük Türk milletini,  

Ona farklılık, anlam ve değer kazandıran;

Tarihin derinliklerinden terkip yaparak getirdiği, dil, gönül, ahlak, inanç, akıl ve vicdanda taşınan muhteşem değerler manzumesini,

Bir kutlu emanet olarak köklerinden kopartmadan, anlayıp, kavrayıp koruyup, geliştirerek,

İnsanlık var oldukça sonsuza kadar yaşatmak;

Bu yüksek değerleri temsil etmesini hedeflediğimiz milli devletimizin,

Türklük, İslamlık ve insanlığın barış, huzur, adalet ve esenliği için,

Yeryüzünün en güçlü devleti olmasına çalışmaktır.

Değerli Ülküdaşlarım,

Ülkücülük, milliyetçiliğin “şuurlu eylem” ve “fikri hareket”  hali olduğuna göre olmazsa olmaz şartımız millet gerçeğidir.

Tarihin neyin mücadelesi olduğuna yönelik evrensel soruya her ülkücünün vereceği tek cevap vardır: “Tarih milletlerin mücadelesidir.”

Bize anlam ve ruh veren, varlığımıza değer katan öncelikle aynı millete mensup olmamızdır.

Fertten başlayarak, aile, akraba, sülale, kabile, boy ve millet gibi iç içe geçmiş sosyolojik halkaların bize göre sonuncusu ve en güçlü bağlayıcısı millet oluşumudur.

Türk Milletinin sosyo-kültürel kimliği binlerce yılın, onlarca asrın kaynaşması ile oluşmuştur.

Türk dili, Türk töresi ve Türk kültürü etrafında “zaman” harcı ile oluşan bu muazzam bileşenler İslam dini ile şeref ve zenginlik kazanmıştır.

Türklüğün insanlığa yön vermek isteyen fütuhat arayışına, İslamın insaniyete huzur verme mesajları birleşmiştir.

Bu duygu ve ülkülerle beslenerek oluşturulan Türk Cihan Devletleri tarihe damgasını vurmuştur.

  • Dede Korkut olmuş, Edebali olmuş, Hacı Bektaş olmuş, Hacı Bayram olmuş ruhları fethetmiştir.

  • Alparslan olmuş, Yıldırım olmuş, Fatih olmuş, Mustafa Kemal olmuş belaları yok etmiştir.

  • Emrah olmuş, Itri olmuş, Baki olmuş, Sinan olmuş gönülleri kuşatmıştır.

Büyük Türk milleti asırlar içinde bu mükemmel yapıda buluşmuş, zirve isimlerle seslenmiş, söylemiş, dertlenmiş, savaşmıştır.

Özlemlerini, ülkülerini, tasalarını, sevinçlerini ve zaferlerini bağrından çıkmış olduğu evlatlarının üzerinden dile getirmiştir.

Türk milleti,

  • Bazen, bir gazel olmuş Fuzuli’ni kalemiyle Türkmen ruhu canlanmış, bazen zafer olmuş Mehmet Akif’le şiirler bayrağa eklenmiş.

  • Bazen, hikmet olmuş gönülleri Yesevi ile fethetmiş, bazen abdal olmuş Pir Sultan’la Şah’a varmak istemiş,

  • Bazen, elif olmuş Karacaoğlan’da güzelleme söylemiş, bazen dost olmuş toprağına Veysel ile ağlamış,

  • Bazen, bir gurbet türküsü olmuş sıladan selam getiren, bazen semahta hasret olmuş turnayla selam götürmüş,

  • Bazen, bir yanık sada olmuş kavalda içimizi titreten, bazen gürleyen bir ses olmuş davulda düşmanları ürpertmiş.

  • Bazen, zafer olmuş Tuna kıyılarında çağlamış akmış, bazen göç olmuş düzülmüş yola gözyaşıyla geri dönmüş.

  • Bazen, halay olmuş omuz omuza, sevgileri birleştirmiş, bazen ağıt olmuş dövülmüş dizler acıları depreştirmiş.

  • Bazen, bitmeyen bir mücadele, bazen tükenen umutlar, bazen yükselen kahramanlık, bazen çelikten bir yumruk,

  • Bazen, yufka yürek, kadife el, bazen hayırsever bir vicdan, sızlayan gönül olmuş.

  • Bazen, usta bir elden çıkan hat olmuş besmeleyi kağıda dökmüş, bazen göz nurunu ve Allah aşkını nakşeden bir mihrabın çinisi olmuş,

  • Allah adına yapılan cenkler, Allah adına yükselen minareler, Allah adına açılan eller olmuş,

  • Hayır dualarla secdeye varan alınlar, evlat hasreti ile kınalı ellerin çektiği tesbihler olmuş,

  • Ve, millet şahit, tarih tanık, Allah alim, millet aşkı ile toprağa düşen nur yüzlü, korkusuz yürekli, gür sesli şehitler olmuş.

Başka yerlerde aramaya gerek yok. Türk milleti budur.

Kerkükte hoyrattır, Gence’de mahnı,

Anadoluda Bozlaktır, Egede Zeybek,

Üsküp’te ağıttır, Kırım’da yır.

Kaşgar’da sagu’dur, Ötüken’de koşuk,

Türküdür, şarkıdır, koşmadır.

Semadır, semahtır, ilahidir.

Destandır, mehterdir, marştır.

Ve Türklüğün her yanında;

Gönüldür, sevgidir, huzurdur.

Yiğitliktir, sadakattir, ahlaktır.

Buluşma, kucaklaşma, kaynaşmadır.

Seferde nefer, tarlada çiftçi, tezgahta işçi, sınırda gözcü,

Evinde kınalı bir elin, alın teri, göz nuru, el emeğidir.

Rengini şehit kanından alan ve

Bütün vatanı çepeçevre kaplayan, ay yıldızlı al bayraktır.         

 

Biliyorsunuz, biz yola çıkarken;

Horon kadar Karadeniz, zeybek kadar Egeyiz.

Karşılama kadar Trakyalı, halay kadar, bar kadar, semah kadar Doğuyuz, Güneydoğuyuz Anadolu’yuz, demiştik.

Ve sizler bu mukaddesatın emanetçilerisiniz.

Bu yadigar, tarih boyunca emin ellerde taşındı ve size kadar ulaştı.

O ellere duacıyız.

Şimdi tarih size görevimizi bir kez daha hatırlatıyor.

En zor şartlar altında bile olsanız bütün kalbimle sizlere inanıyorum ki;

  • Bayrağa yine sahip çıkacaksınız.

  • Vatana yine sahip çıkacaksınız.

  • Türkiye’ye yine sahip çıkacaksınız.

  • Onurunuza, geleceğimize, kültürümüze sahip çıkacaksınız.

Başka yerde aramayın.

Aradığımız bizde. İçimizde. Özümüzde.

Ecdadınızda ne varsa sizde de var.

Kendinize inanın ve güvenin.

Onlar başardı, siz de mutlaka başaracaksınız.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Ülkücü, Türk milliyetçiliğine dayanan yalnızca ideolojik bir duruşun, anlayışın ve tavrın sahibi değildir, olmamalıdır. Bununla yetinmemelidir.

Aynı zamanda bozkurt gibi kılavuzluk edeceği milletimizle kaynaşarak tam bir çekim merkezi de olmak durumundadır.

Ne var ki bu, ağır bir yük, büyük bir sorumluluktur.

Her beden taşıyamaz, her fani anlayamaz ve her kişi kaldıramaz.

Bu nöbet değişiminde hepimiz açısından asıl zorluk buradadır.

  • Şahsi yaşantınızdaki düzgünlük ve çizginin sürekliliği,

  • Çevrenin sosyo-kültürel değerlerini samimiyetle paylaşım,

  • Talip olduğumuz milli görevin yüksek sorumluluğunu kavrama,

  • Milletimizin binlerce yıllık köklü birikimine vakıf olma,

  • Davayı taşıyacak olgunluğun gerektirdiği yüksek karakter,

  • Ve mutlaka sahip olmamızı gerektiren ahlak, namus ve erdemin yüksekliği, hem davamıza teveccühü artıracaktır, hem de hareketimizi örnek alınacak bir toplumsal uzlaşma ve fazilet merkezi yapacaktır.

Ülkücü görünmek kolay, ülkücü olmak zor, ülkücü kalmak ise çok daha zordur.

Bu yüzden, Merhum Galip Erdem Bey “Ülkücü” kavramını; Ülkücüler, Ülkücü geçinenler ve Ülkücülükten geçinenler” diye üçe ayırmıştır.

Günlük hayatın tahribatını aşmak, hedefi önümüze koyup ona kilitlenmek lazımdır. Ülkücüyüm demenin şartları ve sorumluluğu ağırdır.

 

O halde cevabını arayacağımız temel soru şu olmalıdır:

Nasıl bir irade, nasıl bir karakter, ne şekildeki bir olgunluk ve nasıl bir şuur bizleri bekliyor?

Ülkücülüğe niyet etmek, işin en kolay aşaması ve başlangıcıdır. Asıl zorluk ülkücü kalmaktadır ve onun da şartları bellidir.

Ülkücüyüm demek ve ülkücü olarak yaşamak için;

  • Büyük Türk milletinin bekası ve yüceltilmesi ülküsüne, hiç bir tereddüt bırakmaksızın gönülden bağlılığa,

  • Milliyetçi-ülkücü davayı milli emanet kabul ederek, etik dışı ilişki ve tuzaklardan esirgeyecek yüksek bir vicdana,

  • Türk milleti adına, zor ancak onurlu bir hizmeti yerine getirmeyi hak edecek şekilde donanım ve bilgeliğe,

  • Ahlâkına ve vicdanına emanet edilmiş davayı ikbal için istismara yeltenmeyecek mizaç ve karakter olgunluğuna,

  • Aziz millet varlığının asırlar içinde İslam’ın emrettiği erdemle kaynaştırdığı kusursuz ahlak ve fazilete,

  • İç ve dış mihraklarla karanlık ilişki, sempati ve özentinin olmadığı, aydınlık ve tertemiz bir fikri yapıya,

  • En zor şartlar altında bile tereddüt etmeden ülkücülüğü benliğinde taşıyacak kadar olgunlaşmış kırılmaz bir iradeye,

  • Türk milliyetçiliği siyasal çizgisini takip etme konusunda tereddüt göstermeden ulaşılmış sadakate,

  • Sahip olduğu maddi varlıklarını açıklayabileceği helal kazanç anlayışına,

  • Ülkücülüğü ve ülkümüzün tarihi misyonunu tartışmasız kabul eden ve tam bir saygı gösteren ideolojik derinliğe,

  • Ülkücü iradenin temeli olan lidere, teşkilata ve doktrine saygı ve sadakatin gerektirdiği öz disiplin ve dayanıklılığa,

  • Milli konulara tam anlamıyla vakıf olarak Türk milletini gururla temsil ve onu kucaklamaya hazır bir kültür ve bağlılık şuuruna,

  • Millete hizmete talip olurken entrika ve hilelerden uzak, paylaşımcı ve katılımcı yüksek sorumluluk ahlâkına,

  • Kendisi, ailesi, ilişkide bulunduğu çevre itibariyle ülkücü terbiyenin kabul edebileceği ahlaki bir sosyal zemine,

  • Ülkücülüğün mazi ile alakasını keşfetmiş, yarın olacakların, geçmişte olanlar ile ilişkisini kavramış bir gönül ve görüş derinliğine,

  • Yozlaştırıcı, yıpratıcı telkin ve tesirlere karşı, fikir istikrarını, hayat biçimini ve çalışma çizgisini ısrarla sürdürebilecek yalın, ilkeli ve düzgün bir özel hayata,

  • Günlük hayatın ve dış tesirlerin yıkıcı etkisini süzecek ve ülküdaşlarının da etkilenmelerini önleyecek koruyuculuğa,

  • Ülkücü mesuliyetin gereği olarak kişisel ihtiraslarını terk etmiş bir ruhi arınmışlığa,

  • Temelini Türk kültürü ve İslam inancının oluşturduğu, eşref-i mahlukat olan insana ve insaniyete saygıyı esas alan manevi olgunluğa,

  • Milli bekanın devamında yol ayrımına gelindiği, ve çarenin tükendiği anlarda kendinden vaz geçecek ilahi fedakârlığa,

  • Türk milletinin bekası için lazım olan mücadeleyi sürdürebilecek sabır, azim, sükunet, kararlılık, alçak gönüllülük, fedakarlık, cesaret gibi çok özel hasletlere,

sahip olunmalıdır.

Dava adamlığının vaz geçemeyeceğimiz kıstasları bunlardır. Bunlara eriştiğimiz ölçüde ülküye de yakınlaşmış olacağız.

“Yüksek ülküleri nasıl bir ruh, terbiye ve karakter yapısı taşıyabilir”, şeklinde soracağımız soruların karşılığı bunlardır.

Bunlar hepimizin ulaşmak istediği ülküye bizleri eriştirecek “ülkücü şahsiyetin” temel kriterleridir.

Zira bir fikir akımının ahlakı ve ahlak arayışı, kendisine hedef tayin ettiği ülkülerle sıkı sıkıya ilgilidir.

Bir dava hangi hedefe gitmek istiyorsa ona uygun bir ahlâk ve şahsiyet profili geliştirmek mecburiyetidir.

Her ülkücü, kendi nefsinden başlayarak, milletine ve insaniyete kadar olan sorumluluklar ve gayeler hiyerarşisini bilmek ve şu sorulara kendisi açısından cevap aramak durumundadır:

  • Hayatımı nasıl kazanacağım?

  • Nasıl bir şahsiyetim olmalı?

  • Benden istenen ne?

  • Nasıl katkıda bulunurum?

  • Kimlerle yol alırım?

  • Kim benimle olur?

  • Nasıl eser bırakırım?

  • Nereden nereye taşırım?

  • Kimlere teslim ederim?

  • Nasıl hatırlanırım?

Bu itibarla, milletimizde olmasını hedeflediğimiz değişikliklerin bize düşenlerini önce kendi şahsiyetimizde gerçekleştirerek başlamalıyız ki inandırıcı olabilelim.

Elbette ki hepimiz insanız. Kusurlarımız ve eksiklerimizle birlikte yaşıyor ve yer ediniyoruz.

Ancak hedefimiz belki de hayat boyu sürecek bir mücadele ile irademizi geliştirmek ve noksanlarımızı tamamlamak olmalıdır.

Bizleri yolumuzdan alıkoyacak, şahsiyetimizi kırılmaya uğratacak engelleri atlamak mecburiyetindeyiz.

Başka yol ve çare de kalmamıştır.

Başarmaktan başka seçeneğimiz yoktur.

Tuzaklarla dolu engelleri aklımızla birer birer aşmalıyız. Aşacağız.

Biz bu sinsi kuşatmayı yarmalıyız. Yaracağız.

Türk milletini düştüğü darboğazdan kurtarmalıyız. Kurtaracağız.

Mutlaka başarmalıyız. Başaracağız.

Bu kudret sen de var.

Bu inanç sende var.

Bu yürek sen de var.

Yeter ki kendine inan.

Varsın çıkarcılar işbirliği yapsınlar.

Varsın hainler güç birliği yapsınlar.

Biz hepsine yeteriz.

Hepsinin bileğini tek başımıza bükeriz.

Bunların hakkından tek başımıza geliriz.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Dileğimiz, beklentimiz ve ümidimiz, milletimizin yükselen bir seyir ile insanlık aleminde saygınlığının, etkisinin ve hakimiyetinin ilelebet devam etmesidir.

Ama ne yazık ki tıpkı insanların hayatı gibi milletlerin hayatının da iniş çıkışlarla dolu olması kaçınılmaz bir vakıadır.

Tarihimiz kuruluşlar ve yıkılışlar, gelişmeler ve gerileyişler arasında yaşanan med-cezirlerin, bazen kutlu, bazen talihsiz hatıraları ile doludur.

Ve ne yazıktır ki binlerce yıllık milli tarihimiz içinde bugün yaşadıklarımız, sıkıntılı ve sancılı bir dönemin emarelerini taşımaktadır.

Orhun anıtlarının dili ile tanımlarsak “ilin” tartışıldığı, “törenin” bozulduğu “dirliğin” kaybolduğu bir buhran yanı başımızdadır.

Takdir edersiniz ki, işlerin olağan gittiği, normal seyrettiği, dirlik ve düzenin sürdüğü dönemlerde dava adamlarına olan ihtiyaç azalmaktadır. Buna karşılık, bunalımların yaklaştığı, buhranların yaşandığı dönemlerde dava adamlarının sorumlulukları daha da artmaktadır.

Türkiye’nin ve Türk milletinin son yıllarda yaşadığı beka düzeyindeki tehditler, bu ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu olan milliyetçilere ve ülkücülere yeni ve çok daha önemli bir görev yüklemektedir.

İlhamını ve sevgisini Türk milletinin köklü tarihinden alan ülkücü hareket, devletimizin ve milletimizin bekası için bugün dünden daha önemli görevlerle karşı karşıyadır.

Zira, ne üzücüdür ki bugün ecdadımızın geçmişte sergilediği küresel güç gösterilerinden oldukça uzaklara düşmüş bulunuyoruz.

Bir zamanların cihan devleti, şimdi dar bir coğrafyaya, küçük bir ekonomiye, yozlaşmış bir kültürün içine sıkıştırılmak istenmektedir.

Anadolu’nun ceddimiz tarafından fethi ile birlikte kin ve intikam duyguları ile beslenen haçlı hayalleri, aziz yurdumuzu elimizden almak için Sevr’den sonraki kolladıkları ilk fırsatı yakalamış görünmektedir.

Devletimiz kalıcı ve köklü stratejiler üretmekten çok uzak kalmış, küresel kaosun bir parçası haline gelmiştir.

Başta ekonomisi olmak üzere, milli menfaatleri, gelecek projeleri ve milli varlığı egemen güçlerin insiyatifine teslim edilmiştir.

Bu teslim süreci yaklaşık yarım yüzyıldır milletimize yönelik oynanan ve dayatılan sessiz deformasyonun kaçınılmaz sonucudur.

Söz konusu yönlendirmeden kaynaklanan zihniyet bozulması ve milli ataletten kaynaklanan kokuşma, sonuçta aydınlarımızın çekim alanını batıya ve özellikle Okyanus ötesine yöneltmiştir.

Nizamülmülkleri, İbn-i Sinaları, Uluğ Beyleri, Farabileri, Akşemsettinleri çıkartan bu millet bugün hiçbir değer üretemez hale gelmiştir.

Fason fikirler, içlerinde sinsice yerleştirilmiş virüsleri taşıyan süslenmiş kavramlarla bütün benliğimizi yiyip tüketmektedir.

Yozlaşmış bürokrasi, tekelci sermaye ve batıcı elitlerin koalisyonundan oluşan ittifak, küresel sermayeyle işbirliği yaparak, milli olan her şeyi tahrip etme gayretindedir.

Bu saldırılardan yalnızca maddi kıymetlerimiz değil, kimlik ve kişiliğimizi inşa eden değerler sistemimiz de nasibini almaktadır.

Zira yeni sömürgecilik, insanlığın binlerce yıllık tecrübelerinden süzülerek gelen milli kültürleri tahrip etmek istemektedir.

Hedeflenen, kimliksiz insan yığınlarından oluşan, kolay idare edilebilir bir dünyadır.

Bu yıkım süreci artık, bir milletin hayatta iken kendi ölümünü seçmesi demek olan “toplumsal ötenaziye” doğru yol almaktadır.

Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar pervasızlaşan, Türk ve İslam dünyasına açık tehdit haline gelen “yeni küresel emperyalizm”, teslimiyeti reddeden milletleri parçalamayı hedeflemiş görünmektedir.

Yeni Dünya düzeni denen bu tehdidin önündeki en büyük engel milli devletler ve güçlü millet oluşumlarıdır.

Bu nedenle küreselleşme, milli devletlerdeki yönetim iradesinin millet üstü birliklerle paylaşılmasını ısrarla dayatmaktadır. Bunun olmaması halinde alt kimliklerin tahriki devreye sokulmaktadır.

Dayatmanın özü, “ya üste bağlan ve egemenliği paylaş, ya alta in paylaşarak çözül” olarak formüle edilmiştir.

Bizler iyi biliriz ki, aslında bu siyasetin kaynağı eskidir ve bir asır önce de Türk milleti üzerinde yine oynanmak istenmiş, süngü ve iman gücüyle bozulmuştur.

Ve üzücü olan tarafı, bugün haritada aramızda mesafe bulunan Washington, Brüksel, Londra, Paris, Erivan ve Erbil sanıldığı gibi uzaklarda değildir.

Bu başkentlerin temsilcisi işbirlikçi zihniyetler aramızdadır ve maalesef topluma yön verecek mevki ve makamlardadır.

Fabrikada iş adamıdır, mecliste politikacıdır. Üniversitede öğretim üyesi, cemaatin güvendiği kanat önderidir. Medyada patron, gazetede köşe yazarı, devlette bürokrattır.

Bu karanlık tabloda, Türk milliyetçilerinin milli coğrafya, milli varlık ve milli beka için duyduğu kaygılar ve tehditler, 1919’lu işgal yılları ile örtüşmeye başlamıştır. Üstelik tehdit bu kez dışarıdan değil içeriden gelmektedir.

Şark Meselesi adı verilen tarihi emellerin günümüzdeki Truva atı görevini şimdiki yöneticiler üslenmektedir.

Bu zihniyet, Türk milletini çözmek, Türk devletini bölmek için dayatma projeleri üreten güçlerle “kutsal bir ittifak” halindedir.

Türkiye’de uygulanan küresel bir operasyonun son aşamalarına gelindiği anlaşılmaktadır.

İşbirlikçi bu iktidarın yönetiminde;

  • Avrupalı milletimizi, Ermeni tarihimizi, aşiret reisleri devletimizi sorgular hale gelmiştir.

  • Her gün başka bir başkentten gelen taciz, azar, aşağılama ve alay hükümet tarafından sineye çekilmektedir.

  • 600 yıl dünyayı titreten kudret, bir avuç eşkıyayı ininde yok etmekten aciz duruma düşmüştür.

  • Dün Osmanlıyı yıkan kapitülasyonlar, bugün küreselleşme adıyla karşımızdadır.

  • Dün Balkanlar’da sergilenen mezalim, bugün Ortadoğu’da, Kerkük’te tekrarlanmaktadır.

Türkiye’nin ufkunda kara bulutlar toplanmaktadır.

Türkiye her yönden kuşatılmakta, iç ve dış güvenlik sorunları giderek ağırlaşmakta, milli değerlerimiz hor görülmekte, milli kimliğimiz tartışılmaktadır.

Karşımızdaki tehlike, çok yakın, çok büyük ve çok ciddidir.

Bu tehdidin farkına varan, helal süt emmiş yüreklerde milletimizin geleceğine yönelik vatansever kaygılar uyanmakta ve mecrasını aramaktadır.

İnanıyorum ki, zaferimizle sonuçlanacak bu mücadeleden, yalnızca Türk milletini değil mazlum milletleri de kurtaracak bir model doğacaktır.

Sorunlara Türkiye merkezli bir perspektifle bakan Türk milliyetçileri, Ülkücü Hareketin yaktığı meşale ile yeni bir çığır açacaktır.

Bu inanç bizde vardır, bu yürek bizde vardır, bu sevda bizde vardır.

Geçmişte size ihtiyaç olan her anda ortaya çıktınız ve bayrağı yükselttiniz.

  • Söğüt ocağında Ertuğrul Gazi oldunuz, Hayme Ana oldunuz,

  • Bizans burçlarında Ulubatlı Hasan, Çanakkale’de Yahya Çavuş oldunuz.

  • Erzurum’da Nene Hatun oldunuz, Maraş’ta Sütçü İmam.

  • Ziya Gökalp oldunuz,  Arif Nihat oldunuz, Hamdullah Suphi oldunuz.

  • Halide Nusret, Mümtaz Turhan, Erol Güngör oldunuz.

  • Atsız oldunuz. Arvasi oldunuz, Serdengeçti oldunuz.

  • Galip Erdem, Vazapzade, Başbuğ Türkeş oldunuz.

Bugün de bu sinsi kuşatmayı yaracağız.

Türk milletini düştüğü darboğazdan kurtaracağız.

Dün Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Sakarya’da gördük.

Emeller aynı, yöntemler benzer, işbirlikçiler tanıdık.

Buradan hepsine sesleniyorum:

Sakın aldanmayın. Yanlış hesap yapmayın.

94 yıl önce bu hatanın bedelini Çanakkale’de ödediniz.

87 yıl önce Türk’e kefen biçmenin bedelini İzmir’de ödediniz.

O günkü ruh ölmedi, bugün burada bu salonda yaşıyor.

Hevesiniz boşuna, çabanız beyhudedir...

İşte Çanakkale’yi geçilmez yapan ruh bütün asaletiyle bu salondadır.

Milli Mücadeleyi gerçekleştiren inanç bugün dimdik bu salondadır.

İhanet çemberi ve kuşatma mutlaka kırılacaktır.

Türk Milleti mutlaka selamete çıkarılacaktır.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Baştan beri yaptığımız konuşmada, millet adına vereceğimiz mücadelenin artık zorunlu ve kaçınılmaz olduğundan söz edip durduk.

Her alanda ağır bir buhran yaşayan ve tehdit altında olan değerlerimizin savunulmasında mücadelenin şart olduğunu ısrarla söyledik.

O halde burada, mücadeleden ne anlamamız gerektiğinin de bilinmesinde fayda mülahaza ediyor, bu konuda hepinizi aydınlatmak istiyorum.

Bu dava, konuşmamda belirttiğim gibi, vatan sevgisinin sınavını şehadet, mahkûmiyet ve mağduriyet karşısında verebilmiş, bu değerler uğruna neleri göze alabileceğini ispat etmiştir.

Elbette her mücadele şerefli ve saygıya layıktır. Ancak her manevi ve maddi kayıp bizde silinmeyen hatıralar da bırakmaktadır.

Üstelik böylesi bir ferdi mücadelenin ihtiyaç göstereceği kadar vahim hale gelmiş vasat Allah’a şükür ki mevcut değildir. 

O halde sizlerden istediğim, milletimizin uyandırılması, tahrikçilerin uyarılmasında meşru ve yasal imkân ve çizginin kullanılmasıdır.

Demokratik yönetimin sunduğu imkânlar, bölücülere ayrılma talepleri konusunda fırsatlar sunduğu kadar, buna direnecek milliyetçiler için de aynı imkânları fazlasıyla sunmaktadır.

Milliyet, kimsenin reddemeyeceği bir insanlık gerçeğidir. Türk milleti de milliyetinin farkındadır.  

Fakat insanlar milliyetlerine mensubiyetin şuuruna varmadıkça, kültürel veya siyasî milliyetçilik üretmelerini beklemek de mümkün değildir.

Bu durumda bizlere düşen görev, milliyetçiliğin yalnızca coşku yönü ile kalmamasını ve yetinilmemesini sağlamaktır.

Bir yandan, karşımızdaki tehdidin bütün yönlerini anlamak ve anlatmak; diğer yandan ise ekonomik mutluluk ve refahın, eşitlik, paylaşma ve adaletin de milliyetçi düşüncede bulunduğunu kabul ettirmek durumundayız.

Gördüğümüz tehlikeler, tehditler ve riskler konusunda bütün vasıta ve platformları kullanarak milletimizi uyarmakla yükümlüyüz.

Çok şükür ki, utanacak, saklayacak, çekinecek, korkacak bir şeyimiz yoktur.

Alnımız açık, başımız diktir.

Bizim çağrımız, kardeşlik çağrısıdır.

Bizim çağrımız, birlik çağrısıdır.

Siyaseten yollar kapanmamıştır.

Bu yolu, sunduğu bütün imkân ve vasıtaları ile kullanacağız.

Ve mutlaka başaracağız.

Değerli Arkadaşlarım,

Milletini sevmenin en önemli ve en yüksek göstergesi elbette ki uğruna ölümü göze almak gibi büyük bir feragati göstermektir.

Bu konuda ülkücüler fedakârlıklarıyla milli vicdanda kuşku bırakmayacak kadar kesin olarak yerlerini almışlardır.

Ancak, millet uğruna yaşamak, çalışmak, çalıştırmak, imar etmek, yönetmek, aile kurmak, iş ve aş sahibi olmak, üretmek, çocuk yetiştirmek de vatan görevidir.

Ülkücü, bu sorumluluklarını da yerine geti

2/7/2009

BASIN TOPLANTISI

BANDIRMADA KURULMASI PLANLANAN KÖMÜR BAZLI GÜÇ SANTRALI HAKKINDA MHP BANDIRMA İLÇE TEŞKİLATI BAŞKANI MÜLKÜ İNCİ NİN BASIN BİLDİRİSİ

Kıymetli Basın mensupları,

 

 

Enerji Piyasası düzenleme kurulunun 17.6.2009 tarihli toplantısında ,bir şirkete ilçemiz sınırları içinde,ithal ve yerli kömüre dayalı üretim lisansı verdiğini öğrenmiş bulunmaktayız.Bu yatırım aşağıda izah etmeğe çalıştığımız sebeplerden dolayı ,bandırmanın sosyal hayatında getirisinin çok üzerinde götürüsü olmaya namzet ,kamu menfaatleri açısından çok yanlış bir tercihtir.

 

-Yatırımın yapılacağı bölge de hakim rüzgar son 20 yıllık metorolojik verilerin ışığında kuzey nitelikli rüzgarlardır.(1)Bu rüzgarlar yöredeki bir termik santralin gerek baca gazlarını gerekse de baca külü ve yatak küllerini Bandırma yerleşim merkezine ve yanı başındaki verimli tarım arazilerine doğru sürükleyecektir.

 

-Kömür bazlı termik santrallerde  üretilen 1 MWh enerji başına  kullanılan kömürün cinsine bağlı olarak  800-1050 gr karbondioksit gazı çıkar.Aynı rakam doğalgaz yakan termik santrallerde 430 gr,rüzgar energi santrallerinde 3-22 gr,Nükleer santrallede 6 gr,Hidrolik santrallerde 4 gr dır.(2)

Karbon dioksit dünyamızdaki küresel ısınma ve iklim değişiklikleri afetinin müsebbibi olduğu ilim çevrelerince genel kabul görmüş bir gazdır.Hükümet   son günler de imzaladığı Kyoto protokolü ile bu gazın emisyonunu bütün dünya ile birlikte azaltmaya söz  vermiştir.

 

-Karbondioksitin yanı sıra kömür bazlı güç santrallerinin en büyük problemi  gerek bacadan çıkan gerekse de yanma sonrası depolanıp defedilmesi gereken uçucu kül  meselesidir.Kullanılan kömürlerde kalitesine bağlı olarak yanmayan kül vardır.Bu kül gerek yanma esnasında baca gazlarıyla gerekse de yanma sonrası atık cürufla atmosfere ve ekosisteme yayılarak,canlılarda ağır solunum hastalıklarına sebep olabilirler.Ayrıca verimli tarım arazilerini de  zehirlerler.Halihazır termik santrallerin kül kalıntılarında yapılan kimyasal analizlerin kamuya açıkalnan bazı sonuçlarına göre  bu madde ‘’Tehlikeli atık’’ kategorisinin içine girecek derecede ağır metallerce kirli ,uçucu bir maddedir.(3) Kül miktarı ön ameliyeden geçmiş kömürlerde % 15 ler mertebesinde olurken bazı düşük tenörlülerde kül oranı %60 lara kadar çıkabilmektedir.(4)  

 

-Genel de kömür bazlı güç santralleri kömürün şıktığı bölgede kömürü fazla taşımadan değerlendirmek maksadıyla kurulurlar ve çevre sıkıntıları da madenciliğin sıkıntılarıyla birlikte halledilirler. Kömür bazlı santral aslında düşük ekonomik değerli kömürlerü ucuza satmak yerine ona katma değer katarak enerjisini satmak amacıyla kurulurlar.Seyitömer de Afşinde Çatalağzında olduğu gibi.Oysa bu projede bu unsur da yoktur.Güç santralinde enerji üretmek için kömür ithal ederken o kömürün taşıdığı bütün olumsuzluklarda ithal edilerek Bandırmanın hakim kuzey rüzgarının altına verilmiş olacaktır.

 

-Bu hususta kamuoyundan gizlenmeye çalışılan bir hususu da Bandırma kamuoyunun dikkatine sunmak isteriz.600 MW gücünde santralin 135 Mw a düşürülmesi ,iyi niyet göstergesi olmaktan ziyade Çevre etki değerlendirilmesi yönetmeliğindeki boşluktan faydalanma amacına da matuf olabilir.Çünkü 300 Mw üzeri tesisler ÇED yönetmeliğine göre mutlaka ÇED raporu hazırlanması gerekli tesislerdir.ÇED raporunun kabulü aşamasında da halkı bilgilendirme toplantısı yapılması ve kamuya konu ile ilgili bilgi verilmesi şarttır.300 Mw altındaki tesisler ise  değerlendirmeye tabii tesisler kategorisindedir.(2.Liste) .Bu tesisler için Çevre bakanlığına bir dilekçe ile başvurulur.Dilekçe ekinde gerekli dökümanlar da sunularak ÇED raporuna gerek olup olmadığı sorulur.(5) Bakanlık ta genellikle 2.Liste tesislerine kağıt üzerinde inceleme sonucu karar vererek

büyük olasılıkla ‘’ÇED e gerek yoktur’’ kararı verir.Böylece de kamuoyunun açık bilgisi dışında tesisi kurmak mümkün olur.Tesisin kapasitesinin 600 Mw tan 135 Mw a düşürülmesini Bandırma Kamuoyunun bir de bu bilgi ışığında değerlendirmesini istiyoruz.

 

 

Netice de MHP Bandırma ilçe teşkilatı söz konusu yatırımın kamu   açısından zararı yararının çok üzerinde bir yatırım olduğu, Bandırmanın geleceğini çok olumsuz etkileyeceği kanaatinde dir.Bu sebeple Bandırma Kamuoyundaki bütün sivil toplum aktörlerini konu hakkında düşünmeye,

ve demokratik yollarla tepkilerini birleştirmeye davet etmektedir.

 

 .Bandırma Türkiye nin enerji geleceğinde var olmak istiyor ise yapabileceği kamu yararı yüksek çok sey vardır.Yeter ki kamunun ortak yararı için politik mülahazaların üstünde bir anlayışla bir araya gelmesini bilelim.MHP Bandırma ilçe teşkilatı bu konu da üzerine düşeni yapmaya hazırdır.Bandırma Belediye Meclisinin ilk toplantısında Partimiz yetkilileri konuyu gündeme taşıdıktan sonra İlçe Başkanımız Mülkü İnci bu konuda Bandırma da bir birleşik platform kurulmasını temin için çalışmalara başlayacaktır.

 

                                                                                                            SAYGILARIMIZLA

                                                                                                MHP BANDIRMA İLÇE TEŞKİLATI

 

 

Dip Notlar

 

1)Meteroloji Md Bandırma nın son 10 yıl meterolojik verileri

2)Performance of Generating Plants.Managing the Changes Executive Summary  World Energy Conference sayfa 9

3) Investigation of Geochemical and Leaching of solid wastes from Yeniköy Power Plant  Alper BABA,Ayşen TÜRKMAN; Turk J Engin Environ Sci  25 (2001) ,  sayfa 321 - 328.

4) Zonguldak Çatalağızı'nda Kurulmakta Olan Termik Santralın Yakıt Gereksiniminin Karşılanması Yakup Keskin  , Dilek Çuhadaroğlu  Müh. Fak Maden Bölümü, Zonguldak öğretim görevlisi ve araştırmacısı

5)  ÇED  yönetmeliği 2008 tarihli  son  geçerli durumu  gösterir versiyon  cevreorman.gov.trr

13/6/2009

M.H.P. BANDIRMA İLÇE BAŞKANI MÜLKÜ İNCİ TEŞEKKÜR KONUŞMASI

SAYIN DİVAN,

 

SAYIN İL BAŞKANIM,

 

DEĞERLİ İLÇE BAŞKANLARIM,

 

MUHTEREM ÜLKÜDAŞLARIM,

 

DEĞERLİ MİSAFİRLER,

 

KIYMETLİ BASIN MENSUPLARI

 

Milliyetçi Hareket Partisi Bandırma İlçe Kongresine Hoş geldiniz.

 

Bildiğiniz gibi kongreler, yönetimlerin geçmiş dönemin hesabını verdiği ve gelecek dönemin planlarının yapıldığı meşveret ve ibra toplantılarıdır.

 

DEĞERLİ DAVA ARKADAŞLARIM

 

Milliyetçi Hareket Partisi Türkiye genelinde olduğu gibi Bandırma da da geçtiğimiz dönemde bir büyüme devresine girmiştir. İktidardaki siyasi partinin geçmiş dönemdeki milli hassasiyetlerle bağdaşmayan davranışları, milletimiz tarafından daha açık görülmeye başlanmış, bunun sonucu da milletimiz Milliyetçi Hareket Partisi saflarına katılımlara başlamıştır.

Bunun idrakinde olan ilçe yönetimimiz mevcut iktidarın terörizm ile bölücülük arasındaki ilişkiyi algılamakta sorun yaşayan, bölücülüğü masum talepler olarak görmek isteyen zihniyeti başta olmak üzere, uyguladığı politikalardaki tehlikelerden dehşet duyan; Fakat başta Partiler de Politika yapan Milliyetçi görüşe sahip değerli arkadaşlarımız, Belediye seçimlerine girmiştir. Bu birliktelik özlediğimiz sonucu vermese de oldukça önemli başarıların başlangıcı olmuş ve Milliyetçi Hareket Partisinin, Türk Milliyetçiliği görüşünün yegane Bayraktarı ve Ülkemizin en Büyük Partisi olabilme potansiyeli zihinlere yerleşmiştir.

 

Değerli Ülküdaşlarım;

Camiamız eski yönetiminin son iki yılının sorumluluğunu taşıyan kişi olarak bana yeni dönem de de yönetimi oluşturma görevini vermiştir. Beni yeniden bu şerefli göreve layık gören değerli dava arkadaşlarıma teşekkür ederim.

 

Yeni dönemde, geçmiş dönemden miras kalan iki büyük problem ülkemizin politik hayatında etkili olacaktır. Bunlardan ilki küresel ekonomik kriz, ikincisi de bölücü terörün nihayete erdirmesi sancılarıdır.

 

 

 

Ekonomik kriz konusunda mevcut hükümetin vurdum duymaz problemi her zaman ki gibi dış küresel güçlere havale politikası maalesef ülkemizde sosyal patlamalara sebep olabilecek sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Ama iktidarın yaptığı tek şey krizin teğet mi geçeceği yoksa hafif sürtünerek mi geçeceği akademik(!) tartışmasından ibarettir.

 

Ülkemiz içindeki terörün 2002 deki neredeyse sıfır mertebesine indiği noktadan; teröristlerin isteklerinin yavaş yavaş siyasi projeler haline getirilmeye başlandığı, bugünkü noktaya gelmesini; Milletimizin her ferdi tedirginliğin ötesinde bir kızgınlık ve üzüntü ile takip etmektedir. Bu mücadelede başarının önündeki engellerden en önemlisi terörizm ile bölücülük arasındaki ilişkiyi algılamakta sorun yaşayan bölücülüğü masum talepler olarak görmek isteyen bugünkü siyasi iradenin varlığıdır. Bu dönem içinde iktidarın kayıtsız şartsız teslim olduğu Avrupa birliği sürecinin hız ve ivme kazandırdığı bölücülükte giderek yaygınlaşmış ve aleni hale gelmiştir.

 

İşte bu siyasi atmosfer de girdiğimiz yeni dönem de de Milliyetçi Hareket Partisinin Bandırma İlçe Teşkilatı Yüce Milletimizin irfanının tercümanı olacak Türk Milliyetçiliği Süzgecinden geçmiş politikaların tatbikçisi ve takipçisi olacaktır.

 

Değerli Dava arkadaşlarım;

Bandırma İlçe Teşkilatı ve siz değerli Ülküdaşlarımızla birlikte 2 yıl sonra yapılacak Genel Seçimde Bandırmamızdan T.B.M.M. sine en az bir Milletvekili göndermemiz gerekmektedir. Bu bizim İlçe Teşkilatı olarak olmazsa olmazımız olacaktır.

 

Şuan ki Vekilimiz sözlerimizden alınmasın, Bizler Sayın Milletvekilimiz

Ahmet Duran BULUT bey den, son derece memnunuz. Fakat diğer partilerin ikinci sıradan Milletvekillerini Bandırmadan gösterdiklerini göz önünde bulundurursak bizimde ikinci sırada Bandırmadan bir arkadaşımızı orada görmek hakkımız diye düşünüyorum.

 

Katılımlarınızdan dolayı hepinize teşekkürler eder saygılar sunarım.